GÖÇEBE DEVLET ÇALIŞTAYI SONUÇ BİLDİRİSİ

Toplumların kendilerini nasıl yönetebilecekleri, sınırlı Batı deneyimine sıkıştırılmış görünüyor. Oysa toplumsal tarih, görülmez hale getirilmiş olan kısımlar aydınlığa kavuşturulsa büyük bir zenginlik içeriyor. Görülmez kılınmış olan büyük kısım, Asya toplumlarının göçebe devlet deneyimidir. Dünya tarihinin yarısını oluşturan bu kısmı gün ışığına çıkarmak, kendi geçmişimizi de oluşturduğu için, genel tarihsel merakların ötesinde güncel sorunlarımıza çözüm üretmek için ayrıca önem taşır.

I.TARİH DÜŞÜNCESİNDE ÜÇ DURAK

Göçebe toplumların ve göçebe devletlerin kabulü, uzun ve zorlu bir entelektüel süreçten geçmiştir. Bu süreçte üç büyük durak vardır. Bunların ilki göçebe toplumların reddi, ikincisi tarihte aktör değil “rol” olarak tanınması, sonuncu durak ise varlarsa da devlet öncesi devletsizlik aşamalarına yerleştirilmeleridir.

Tarih-dışılık savı. Tarih çağı, bugünden geriye doğru 5000 yıllık bir zaman dilini anlatır. Tarih, insan toplumlarının tarım üretimli, kentli, yazılı ve devletli oldukları için uygarlık çağı ile aynı anlamda kabul edilir. Tarım, kent, yazı, devlet sahibi olmayan toplumlar uygar değil ilkel kabul edilirler. İlkelliğin kendi içinde farklı gelişme aşamaları olduğu kabul edilmekle birlikte, dikkatlerin asıl olarak ilkelden uygara atlama aşamasında yoğunlaştığı tahmin edilebilir. Bu şema, öncülleri olmakla birlikte, en derli toplu ve etkili biçimde Hegel’in Tarih Felsefesi’nde dile getirilmiştir. Tarih’in mekanı yaşlı Asya kıtasıdır; Asya’nın güneyindeki yerleşik “uygarlık”ların toplamıdır. Asya’nın kuzey yarısında kalan topraklarda “tarih”in ilk devirlerinden beri başka topluluklar yok değil, vardır. Ancak bunlar tarımla değil avcılık, hayvancılık ve savaşçılıkla karakterize, yazısız, kentsiz -göçebe-, devletsiz topluluklardır; bu nedenle “tarihsel özne” niteliği taşımazlar. Tarih-dışı sayılmışlardır.

Hegel’in Tarih Felsefesi, 19 ve 20. yüzyılın tarih, hukuk, antropoloji, sosyoloji, etnoloji, siyaset gibi toplum bilimleri tarafından sürekli olarak yeniden üretilmiştir. 19. yüzyıl antropolojisi, tarih çağını beşeri (antropolojik) çağa doğru daha gerilere taşıyınca ilkel toplumu sürü halinden “kan bağlı soy toplumları”na ve oradan da bu bağları kıran “siyasal toplum”lar olarak uygarlık eşiğine taşımıştır. Morgan antropolojisi bu süreci Hegel’in hiç bakmadığı Amerikan kıtasına bakarak üçleyip yabanıl – barbar – uygar diye aşamalandırdığında, başkaları benzer bir manzarayı Afrika ve Avustralya yerlilerinden çekip çıkardıklarını ilan ettiklerinde, eldeki şemanın evrensel bir genellik taşıdığından neredeyse kuşku duyulmaz olmuştur.

Tarihte Rol Arayışı. Uygarlığı “Eski Yunan ile başlar” sayan felsefe, arkeolojinin “hayır, Babil ile başlar” ilanıyla yerinden edildiğinde bilim dalları arasındaki savaş ve işbirliği farklı sonuçlar vermeye başlamıştır. Arkeoloji kısa bir süre sonra Babil başlangıç noktasını Sümerler ile düzeltmiş, bazıları uygarlığın pınarına Mısır’ı yerleştirirken, gözler Uzak Asya’nın Çin ve Hindistan’ına dönmüştür. Bu gezintilerin hepsinde ortak nokta, “kuzeyden gelen atlı yabancılar” etkeniyle karşılaşılmasıdır. Bu yabancılar Sümer’de Amorri, Mısır’da Hiksos, Çin’de Xiongnu, Hindistan-İran’da Saka, Eski Yunan’da İskit’tir. Böylece Hegel’in gezegen üzerinde var ama tarih sahnesinde yok saydığı kuzeyliler, 19. yüzyılda “Tarih’teki rolleri’ bakımından kısmen var sayılmaya başlanmışlardır. Asya’nın kuzeylileri -barbarlar, göçebeler, atlılar-, uygarlığın diğer adı olarak kabul edilmiş Tarih’te “yıkım” ya da “aşıcılık” ile sınırlı acı bir rol oynamışlardır. Kendi özlerinden üretip çoğalttıkları herhangi bir uygarlık ürünü (ve devletleri de) yoktur; yalnızca yerleşik-tarımcı-üretken-kentli-uygar toplumları yıkarak yarattıkları “etkiler”e sahiplerdir: Barbar aşısı. Alman coğrafyacı Ratzel’in açtığı bu “tanıma” şeklini çok farklı ağızlardan duymak mümkündür. Ratzel’in varsayımını alıp tarihin/devletin kökenine (ortaya çıkma nedeni) yerleştiren Gumplowicz – Oppenheimer’ın “fetih teorisi” bunlardan biridir. Bizde, Eski Türkler kuzeyli atlılardan oldukları için bu açıklamaları kendi üzerine alınanlardan bazılarının dile getirdikleri “devlet kuran millet” deyişinin arkasında da bu kuram vardır.

Rolün Öznesine Merak. 20. yüzyılda tarihçi, sosyolog, siyaset bilimci, vb çeşitli kollardan uzmanlar, “tarihin aşıcısı”nı merak ettiklerinde, ortaya çelişkili bir manzara çıkarmıştır. Asya’nın bozkırındaki kandaş toplumlar, ilkel toplum kalıbı içindeyken uygar dünyayı nasıl olup da fethetmiş olabilirler? İlk ulaşılan sonuç bunların ilkel toplumun kan/soy (clan) bağlarını aştıkları, ama buradan da kopamadıkları gibi arafta kalmışlıktır. Araştırmalar bozkır toplumlarında “tarih” boyunca çok sayıda siyasal özne olduğunu ortaya çıkarmışsa da, eldeki şema bunların devlet olarak kabul edilmesine izin vermediği için olsa gerek, ortaya çok sayıda niteleme çıkmıştır: Kabileler birliği (Golden), haraççı devlet (Amin), gölge imparatorluk (Barfield), göçebe imparatorluk (Di Cosmo), erken devlet (Claessen), örgüt – yönetim – siyaset (Hassan), stepokrasi (Divitçioğlu), başsız devlet (Sneath), alternatif devlet ya da karmaşık şeflik (Kradin).… Ama adı her ne koyulursa koyulsun her durumda devlet değil.

II. GÜNÜMÜZDEKİ İLGİNİN BAŞLICA GÜDÜLERİ

Günümüzde, “yıkıcı ve barbar” göçebe kabulünün “uygar dünya”nın tarihsel endişesinden ibaret olduğu yeterince anlaşılmıştır. Araştırmacılar, Asya bozkırının göçebe dünyasını “rolüyle sınırlı” olmadan bir siyasal özne olarak görüp incelemek gerektiği konusunda hemen hemen hemfikirdir. Ne var ki tarih-dışına atmanın, özneye olumsuzluk ya da eksiklik yüklemenin ağırlığı, konu üzerinde başka ve güncel gölgeler düşmesinin de güvencesi olmuştur. Buna ilişkin üç örnek verilebilir.

Bilindiği gibi Avrupa Birliği “özkimlik” ilanını (1) Eski Yunan felsefesi, (2) Roma hukuku, (3) Hristiyanlık inancı üçlemesi olarak ilan etti. Polonyalı Karol Modzelewski, Barbarların Avrupası (2004) başlıklı kitabında üçlemenin eksik olduğunu, dördüncü bir kök bulunduğunu, bunun da barbarlık (Cermenlik-Slavlık) olduğunu ileri sürdü. Yazar Avrupa’da Mussolini ve Hitler rejimlerinin ortaya çıkışının sorumluluğunu Cermen-Slav köklerin üzerine atmıştır. (İş Bankası Yayını, 2011)

Öte yandan, Norveçli iki araştırmacı Neumann-Wigen Bozkır Geleneği (2018) kitaplarında Avrupa, Rusya, Türkiye için MÖ 4000’den başlattıkları kitaplarında bugünü altıbin yıl öncesine giderek göçebelikle birleştirip açıklama iddiasıyla ortaya çıktılar. Onların bozkır toplumları Türk ve Moğol halklardan, “bozkır geleneği”nde gördükleri karakteristikler ise kan bağlarına dayalı aidiyet, babaerkil örgüt yapısı, yağmacılık, haraç, lidercilik, sadakat, hamilik.. gibi özelliklerden oluşmaktadır. Yazarlar Rusya ve Türkiye’nin yapısal saydıkları “otoriter yapı”sını göçebe gelenekten geldiğini iddia ediyorlar. (Selenge Yayını 2023)

Nihayet, postmodern felsefeciler Deleuze-Guattari’nin Bin Yayla kitabı (1980), ilk bakışta, binlerce yıldır yok sayılıp kötülenen büyük bir halklar kütlesini tarih sahnesine övgülerle davet ettikleri izlenimi verir. Kendi toplumlarını ve modern zamanları eleştirmek üzere yola çıkan bu felsefeciler, bozkırın göçebe varlığını eleştirileri için gerçekten çarpıcı bir araç olarak kullanmışlardır. Dahası, göçebe toplum örgütlenmesini soy/kan bağı yerine siyasi temelde ele alarak hakim görüşten ayrılırlar. Ne var ki, bozkır olgusundan özne olarak söz ettiklerinde sınırlı ve ikincil tarihsel veriler kullanırken daha çok mitolojik kaynaklardan esinlenirler. Nitekim göçebe toplumun siyasal organizasyonuna “devlet” değil “savaş makinası” adını verirler; göçebeliğin onlar için modernizmi olumsuzlamak yolunda işlerine yaradığı ölçüde dikkate değer göründüğü anlaşılır. (Norgunk Yayını 2023)

Kısacası günümüzde Asyanın kuzeyli halkları artık görülmekte ve tarihsel özne sayılmaktadır. Ne var ki bu karşılamanın sevindirici olduğu söylenemez. Güncel ilgi, genel olarak uygar dünya üzerindeki “bozucu kökler”i keşif amacına yönelik iş görmektedir. O halde konunun incelenmesi bakımından “uygar” cephenin güdülerinde anlamlı bir değişiklik olmamıştır diyebiliriz.

Dahası, bugünkü incelemeler bir adım öteye gitmiş ve göçebe devlet konusuna yeni yükler bindirmişlerdir. Önceden tarih-dışı ve devletsiz sayılan bu toplumlar, Asyatik Üretim Tarzı ve patrimonyalizm gibi açıklamaların görüş alanı içinde yer almazlardı. Bu elbiseler Doğu’nun kuzeydeki göçebelerine değil yerleşik – uygar olan parçalarına biçilmişti. Donmuşluk, babaerkillik, sultancılık, vb. hep bu doğu yerleşiklerinin karakteriydi. Oysa günümüzde görüyoruz ki tüm olumsuzluklar bunlardan alınıp kuzeydeki göçebe-atlı-barbar halkların kucağına bırakılmaya başlanmıştır. Güncel uluslararası politika, Batı akademisini bir kez daha sıkı sıkı sarmış görünmektedir.

III. ENGELSİZ ÇALIŞMAK

Tarih felsefesi. Tarih, yaşlı kıta Asya coğrafyasında beşbin yılı aşkın bir zaman dilime oturur. Asya’nın, Avrupa dahil tüm alanında, güney toprakları nehir vadili tarımcı yerleşik toplumlarına ev sahipliği yaparken kuzey kuşağı göçebe toplumlara ev sahipliği yapmıştır. Zaman MÖ 3000’ler diye belirleniyorsa, bu zaman her iki kesim için ortaktır. İki kuşak birbirlerinden ayrı değil, zaman içinde farklı hızlarla etkileşim halinde var olmuşlardır. Tarihi bu bütünlük içinde görmek, bunlardan yalnızca güney kuşağına göre yapılmış ama tüm dünya için yapıldığı varsayılmış temel tanımları gözden geçirip düzeltmek gerekir. Bunun için tarih felsefesi alanını ilk atölye olarak görmekte yarar vardır.

Kavram eleştirisi. Batıda baskın tarih felsefesi, göçebe toplumların devletsizliği üzerinde ısrarlıdır. Bu tez karşımıza ‘erken devlet’ ya da ‘imparatorluk’ gibi devletsizlik ilanı yapmıyormuş izlenimi veren farklı terimler olarak çıkar. Literatürde belirmiş olan ilgili terimleri, terimin sahibini nasıl tanımladığını açık ve seçik olarak anlama işlemine tabi tutmak kritik önem taşır.

Görüş Alanı. Sahip olduğumuz bilgiler, çalışma konusu bakımından sorun alanlarını yeterince açık biçimde saptamış durumdadır. Birincisi, kuzey kuşağı kendisini yazıp anlatmamıştır; güney kuşağı hem kendisini hem de düşman saydığı kuzeyi yazıp anlatmıştır. Eldekiler, eşitsiz ve taraflı bilgilerdir. İkincisi, kaynaklar birbirlerine aktarımı henüz çok yakın zamanlarda başlamış olan farklı dillerdedir. Bunlara hakim olmak kurumsal güçte takım çalışmaları yapılmasını gerektirir. Üçüncüsü, burada çok uzun zaman dilimi ve çok büyük bir coğrafya vardır; toplumların etnolojik ve siyasal düzenleri hem belli bir anda başka başkadır hem de belli bir toplumun serüveni zaman içinde değişmiştir. Dolayısıyla çalışmaların çeşitli güçlüklerle karşı karşıya olduğunu baştan kabul etmek ve bulguları buna göre değerlendirmek gerekir.

Çalışma örnekleri. Göçebe devlet üzerine çalışmak, MÖ 3000 yılından günümüze dek Asya’nın –Avrupa parçası dahil kuzeyinde yaşayan tarihi bilmeyi öngörür. Burada doğudan Batıya etnolojik olarak Tunguz/Mançu, Moğol, Türk, Slav ve Cermen halklar yer alır. Çalışmalar belirli bir zaman ve belirli bir toplum üzerine yoğunlaştırıldığında, karşılaştırmalı yöntemin üstünlüklerinden yararlanmak üzere, bu geniş çerçevenin akılda tutulması uygun görünmektedir. Bunun için, ideal olarak tümünün, ilgi odağımızı oluşturması nedeniyle Bozkır-göçebe toplumların ve asıl ilgi odağımız olarak Türklerin devlet incelemesini yapmak, tarihsel örneklerin listesine sahip olmayı gerektirir. Doğrusunu söylemek gerekirse, konuya ilişkin çalışmalar, saptamalarını ve genellemelerini hangi tarihsel örnekler üzerinde yaptıklarına ilişkin olarak bilgi vermekte pek özenli ve cömert sayılmazlar. Kaynaklarımızı bu soruyu yönelterek incelemekte yarar olduğu gibi, kendimizin göçebe devlet dediğimizde hangi tarihsel örneklerden söz ettiğimizi bilmemiz ve bunu ilan etmemiz önem taşır.

Göçebe devlet konusunda bilgilerimiz Hun, Türk, Moğol olmak üzere birbirini izleyen üç dönem çevresinde toplanmaktadır.

Tipik göçebe devlet bilgisi, mevcut literatüre bakılırsa, MÖ 3. yüzyılda Asya Hunları; MS 5. yüzyılda Avrupa Hunları; MS 6. yüzyılda Göktürkler; MS 8. yüzyılda Hazarlar; MS 9. yüzyılda Karahanlılar, MS 13. yüzyılda Altın Orda devletleri olmak üzere altı tarihsel örnekten üretilmiştir. En yoğun incelemenin Cengiz Devleti üzerinden yapıldığı görülmektedir.

Dönüşen göçebe devlet bilgisi için tarihsel örnekler MS 11. yüzyıl Selçuklular, 13. yüzyıl Cengiz ardılı olan İlhanlılar (İran), Kubilay (Çin), 15. yüzyıl Timurlu (Orta Asya) devletleri olarak karşımıza çıkmaktadır. Sonraki yıllarda “hanlıklar” şeklindeki yapılanmaların uzun çözülme sürecini temsil ettiklerini söyleyebiliriz.

Tipik göçebe devlet ile dönüşen göçebe devlet kategorilerinin geçişken olduklarını göz önünde tutmak gerektiğini not düşmekte de yarar vardır.

Tarihsel etken. Tarihin bulunduğumuz aşamasında “göçebe devlet” türünün yaşayan örneği yoktur. Dünyada tüm halklar “yerleşik devlet” türünde bir araya gelmişlerdir. Bu anlamıyla göçebe devlet, yaşayan devletlerin oluşumunda tarihsel etken olarak yer alırlar. Başka bir deyişle günümüzde göçebe devlet geleneğini örgütsel kurumlar ve iş görme usulleri bakımından bulmayı beklemek boşuna olur. Tarihsel etken olarak göçebe devlet, karşımıza üç biçimde çıkabilir. Biri, günümüzdeki Orta Asya ülkelerinin devletliklerindeki kök etken; diğeri kurucularının göçebelikten geldiğini kabul eden Türkiye’deki gibi gelenekten etken; sonuncusu göçebeleri fetih aktörü olarak gören Rusya ve İran’da olduğu gibi dış etken. Bu üç biçim, kendilerine özgü araştırma programları geliştirilmesini gerektirir.

IV. SONUÇ

Göçebe devlet olgusu, Türk akademisinin çalışması gereken araştırma başlıklarından biridir. Göçebe Devlet Çalıştayı’nın katılımcıları hem akademik araştırmanın yüksek kurullarına hem de kamu yönetiminin ilgili kurumlarına bu alanı “araştırma alanı” olarak belirlemelerini ve bilimsel araştırmalar için gerekli fon ve kurumsal desteği sağlamalarını önerir.

Çalıştay bildiri özetleri, E-ISBN numarasıyla AÜSBF yayını olarak internet ortamında erişime açılacak; Çalıştay Bildirileri ise basılı kitap olarak yayımlanacaktır.

Katılımcılar, çalıştayda Güz 2025 dönemi boyunca üretilen sonuçları ve çalışmaları Göçebe Devlet Çalışma Grubu çatısı altında genişletmeye, çalıştayı ve elde edilen sonuçları İngilizce bir makale aracılığıyla uluslararası akademik çevrelere ulaştırmaya karar vermiş ve bu doğrultuda bir uluslararası çalıştay düzenlenmesi için çalışılmasının yararlı olacağı görüşüne varmışlardır.